yam_yam'dan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
yam_yam'dan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

19 Haziran 2008 Perşembe

Mitoloji ve Din

Tolkien'in "Yüzüklerin Efendisi" serisinde ortaya koyduğu mitik temalar ile, diğer mitler arasında ne fark vardır biliyor musunuz?

Aradaki fark şudur:

İnsanlar Yüzüklerin Efendisi serisinde anlatılan mitik temalara kurgusal gözle bakmadıkları ve onlar ile gerçek hayatta bir bağ kurmadıkları sürece bu temalar mit olarak tanımlanamaz. Demek ki aradaki fark, bunlara inananların olup olmamasıymış.

Eğer Muhammed'in ortaya koyduğu öğretilere de inanan birileri çıkmasaydı, bu öğretilerde ortaya konan ilahi varlıklar da birer kurgu olarak kalacaklardı. Gerçi her ne kadar o dönemde Hristiyanlar ve Museviler olsa da ve bunların inançları Muhammed'in anlattıkları ile benzerlik gösterse de, özellikleri bakımından diğer inançlardaki ruhani varlıklarla temelde farklılık gösterirler. Örneğin yahudilerin tanrısı ile İslam'ın tanrısı özellikleri bakımından aynı değildir.

Şimdi buraya kadar anlattıklarımdan "din ile mitoloji aynı şeydir" demek istediğim anlamı çıkmasın. Temelde bunlar farklıdır. Ancak yadsınamayacak olan , dinlerin büyük oranda mitolojik temalar içerdiğidir.

Şimdi bir örnekle devam etmek istiyorum...

Eski Roma'da volkan konilerinin, tanrıları yenilmez kılan silahları yapan usta ve ateş tanrısı Vulcan'ın yer altındaki atölyesinin bacaları olduğuna inanılırdı. Şimdi Vulcan mitolojik bir varlıktır; ancak aynı zamanda da bir tanrıdır.

Şimdi bırakalım İslam inancındaki ruhani varlıkları sorgulamayı, bir volkanbilimciye Roma mitolojisindeki Vulcan'ı soralım. Bize vereceği cevap ne olacaktır sizce? Eğer yalnızca bilim adamı kişiliği ile bir cevap verecek olsa, Vulcan'ın varlığını ya da yokluğunu tartışmayacak, ancak volkanların o dönem insanlarının zannettiğinden çok daha farklı bir yapısının olduğunu söyleyecektir.

İşte bilim burada felsefe için bir araçtır. Volkanbilimcinin verdiği bilgilerden yola çıkarsak, aslında Vulcan diye bir varlık olmadığını, Vulcan'ın eski çağ insanlarının bilinmeyene karşı gösterdikleri bir yaklaşımın sonucu olduğunu kavrayabiliriz. Evet bilim bize Vulcan vardır ya da yoktur dememiştir. Ancak bilimin ortaya koyduğu veriler Vulcan diye bir varlık olamayacağını anlamamıza yetmiştir. Ancak Vulcan inancına sahip birisi size şöyle de diyebilir :

"Yerçekirdek esas olarak demir ve nikelden oluşur (Bilimsel bir iddia. Şu an öyle olduğu sanılmaktadır). Vulcan da demirci bir tanrıdır ve Etna yanardağı'nın altında, Dünya'nın merkezine yakın bir yerde demirci faaliyetini sürdürür. Yerçekirdeğin de kısmen demirden oluştuğunu bildiğimize göre, Vulcan'ın bulunması gereken en uygun yerin, bir yanardağın altı olduğu ortaya çıkar. Bilim Vulcan'ı yalanlamıyor, bilakis bunu doğruluyor"

Diğer taraf da bilimsel verilerden yola çıkarak mitolojik bir varlığa delil sunmaya çalışabilir. Ama ne kadar inandırıcı olur?

Şu an teist arkadaşlarımızın yaptığı da, tıpkı Vulcan'ı bilimsel verilerle doğrulamaya çalışan birinin durumu gibidir. Kendilerine göre bilim Vulcan'ı doğruluyordur.

Astroloji

Oldum olası astrolojiden hoşlanmamışımdır. Hani, teolojinin kalabalık grupları peşinden sürüklemesini anlayabiliyorum da, insanların karakterlerinin, doğum tarihlerine göre bilmem kaç milyon kilometre ötedeki gök cisimlerinin konumları ile belirlendiğine dair inancın, kalabalık grupları peşinden sürüklemesine bir türlü anlam veremiyorum. Bunu hiç bir sisteme uyduramadım... Ne bilime, ne mantığa, ne teolojiye, ne istatistiğe, ne de herhangi bir inanç sistemi ile bağdaştıramadım.

"Din" desen, değil... İnsanı tanrı yarattı da, karakterlerini gökcisimlerinin konumları mı belirliyor?

"Bilim" desen, bilime hakaret etmiş olursun. Ayrıca psikiyatrların diplomalarını alıp medyumlara vermek gerekir...

"İstatistik" desen, "falanca tarih aralığında doğanların karakterleri % 80 oranında şu gruba dahildir" gibi bir veri de yok elimizde...

"Mantık" desen, milyonlarca kilometre uzaklıkta, kendi hallerinde dönüp duran gök cisimleri insanın karakterini ne diye etkilesin ? (Hem de doğduğu tarihe göre)

Üstelik ben, insanların karakterlerinin yaşadığı çevre koşullarına göre şekillendiğini sanıyordum. Yoksa insanın karakterini yaşadığı çevre değil de, astroloji mi belirliyor?

Ben bu işin içinden çıkamadım arkadaşlar... Nasıl oluyor da bu kadar insan böyle bir inancın peşinden koşabiliyor? Hani bırakın boşa harcanan zamanı, bence bunun dışında önemli zararları da var... Neler mi bunlar ?

* İnsanları burçlarına göre sınıflandırarak haklarında önyargılar edinmek..

* Kendini, içinde bulunduğu burcun özelliklerini taşıdığına inandırarak, sahip olmadığı karakteristik özelliklere bürünmeye çalışmak..

* Gökcisimlerinin özellikleri gibi yapıcı sohbetlerde bulunmak varken, bu gökcisimlerinin insanlar üzerindeki karakteristik etkisi gibi bence son derece gereksiz muhabbetlere girmek.

Gerçekten merak ediyorum ; nedir arkadaşlar bu işin cazibesi?

18 Haziran 2008 Çarşamba

% 98 Müslüman mı?

%98'in abartılı bir rakam olduğu açıktır. Ancak asıl çoğunluğu oluşturan kesimin ne olduğunu hepimiz biliyoruz sanırım. "Elhamdülillah müslümanım" diyen, ancak ibadeti 30 gün oruç, cuma ve bayram namazlarından oluşan, kalanını ise bir ayağı çukura girdiğinde önemseyen, din hakkında bildikleri sağdan soldan duyduklarıyla sınırlı olan bir topluluk.

Evet, Türkiye'de günümüzdeki müslümanların büyük çoğunluğunu yukarıdaki profil oluşturuyor. Siz ister buna "iman eksikliği" deyin, ister "toplumsal yaşam şartlarının getirdikleri" ; ancak sonuç değişmiyor. Müslüman mı, müslüman... Tamam o zaman... Gerisini kimsenin önemsediği yok. Zaten toplumsal kurallar Hukuk ve Ahlak kuralları ile çizilmiş, ibadeti de annesinden babasından, ninesinden,dedesinden öğrenmiş... E bundan iyisi Şam'da kayısı... Gerisi de zaten "Allah affetsin" ..

Asıl söylemek istediğim ; din artık yavaş yavaş toplum üzerindeki etkisini kaybetmektedir. Dine bağımlılık "Elhamdülillah müslümanım" düzeyindedir.

"Çalışmak da ibadettir" , "İçki içiyorum ama Ramazan'da/Üç aylarda içmem", "Dini gereği kadar yaşayamıyorum ; ancak kalbim temiz, Allah görür" , "Peygamberimiz zamanında öyleymiş... Şimdi peygamber yaşıyor olsaydı O'da böyle yapardı."

İnsanlar artık bu cümleleri kullanıyorlar. Ne zamanki yaş kemale eriyor, artık bir ayak çukurda, işte o zaman ölüme yakınlık psikolojisiyle öte dünyayı düşünmeye başlıyorlar. İnanmazsanız Cuma,Bayram ve Cenaze namazları dışında camilerdeki yaş ortalamasına bir göz atın.

İnsanlar artık o kurallarla yaşamak istemiyor. Büyük çoğunluğun da "Elhamdülillah müslümanım" demesi toplumsal şartlanmışlık, tabular ve küçüklükten itibaren kafalara işlenen cehennem korkusundandır. Zira yalnızca o iki kelime bile cehennemden yırtmak için yeterlidir.

Kıyamet yakındır arkadaşlar.... Yormayın kafanızı..

Bilim ve Din

Günümüzde teolojinin sarılabileceği pek az şey kaldı. Zira bilimsel verilerin çık kısıtlı olduğu dönemlerde dinler insanların merak ettiği konulara bir şekilde açıklamalar getirmiş, başka açıklama olmadığı için de insanlar bunları sahiplenmişlerdi. Gel zaman git zaman bilim, yavaş yavaş teolojinin açıklama getirdiği konulara müdahil olmaya başladı. Bilim bazı konuları teolojiden daha iyi ve kapsamlı açıklamaya başlamıştı. İşte bu durum bazılarını fena halde rahatsız etti. Pek çok bilim adamı teolojik kaygılarla susturulmaya çalışıldı, hatta ölüme mahkum edildi. Ancak bu durum bilimin gelişmesine engel olmadı. Bilim her geçen gün bilinmeyen sorulara yeni cevaplar üretiyordu. Örneğin eskiden insanlar yağmur ve doğa olaylarından bir meleğin sorumlu olduğunu düşünürken, bilim bu işleyişi bir meleğe ihtiyaç olmadan açıklamayı başarmıştı.

Teoloji nedir ? Neden insanları kendine bu kadar bağlamıştır?

Bu soruların cevabı aslında basittir. İnsanlar meraklı canlılardır. Her zaman için cevabı bilinmeyen sorular üretmeyi başarmışlardır. İşte teoloji insanın bu yönüne hitap eder. İnsanları bir şekilde tatmin eden cevaplar üretmiş, bu yönüyle insanları kendine bağlamayı başarmıştır. Bu yönüyle de binlerce yıldır rakipsiz kalmıştır. Ama artık bir rakibi var. Tabii bu "bilim bir din midir" tartışmasının içeriği değildir. Bilim, dinin binlerce yıldır insanların bilinmeyenlerine getirdiği cevaplara artık taraf olmuştur. Bilim, cevaplar getirdikçe teoloji bilinmeyenler tarafına çekilmiştir. Bilim, cevaplar getirdikçe teolojinin gücü zayıflamıştır. Artık teoloji yalnızca belli başlı konularda insanları tatmin ediyor. Onların da hemen hepsi felsefi sorulardan ibaret. Bugün teolojiyi ayakta tutan "İnsan nedir" , "Neden buradayız" , "Hayatın anlamı nedir" gibi sorulara getirdiği cevaplardır.

İşte geldik zurnanın melodiyi bozan deliğine. En sık tartışılan, ancak cevabı hep iyimserce karşılanan soruya; "Bilim ve din yanyana mı, karşı karşıya mı?" Cevabı çoğu zaman iyimserce karşılanıp her ikisinin de birbirleri ile ilişkisinin olmadığı yönünde cevabı verilen soru. Acaba öyle mi?

Bence değil... Zira öyle bir zaman gelecek ki, artık bilim teolojinin verdiği cevapların çok daha fazlasını inkar edilemeyecek biçimde vermeye başlayacak. Öyle bir zaman gelecek ki, teolojinin arkasına sığınabileceği bir soru kalmayacak. Elbette bilim, teolojiyi bir rakip olarak görmez. Bilimin teolojik kaygıları yoktur. Bilimi rakip olarak gören teolojidir. Zira bilim, teolojinin varlığını tehdit etmektedir. Neyseki artık teolojinin eskiden olduğu gibi bilimi baskı altına alacak gücü ve etkisi yoktur.

Sizce evrim teorisine neden bu kadar çok saldırılıyor? Bilim, teolojinin elindeki en önemli cevaplardan birini insana vermeye çalışmaktadır; "İnsan nasıl varolmuştur ?". Elbette bu durum, teolojik kaygılar nedeniyle teistlerin kabul edemeyeceği bir durumdur. Zira teolojinin ayakta kalmasını sağlayan en sağlam bir kaç kolondan biri de bilim tarafından yıkılmak üzeredir. İşte bu yüzden evrim teorisine bu kadar saldırılıyor, onun için sahtekarlıklara başvuruluyor.

İnsan

Bir kere insan şahane falan değildir. İnsanın biyolojik ve fizyolojik açından diğer hayvanlara göre belirgin dezavantajları vardır. Ancak aklı ve alet kullanma yeteneği sayesinde bunu avantaja dönüştürmeyi başarmıştır. Yoksa bugün bile insanlar, bazı hayvanların besin listelerinde bulunabiliyorlar.

İnsan, aletsiz bir hiçtir. Aleti olmadan ne besinini sağlayabilir, ne de tehlikelerden korunabilir. Alet olmadan tarım yapamaz, et ihtiyacını sağlayamaz. Alet olmadan besin listesinde bulunduğu hayvanlardan ya da diğer tehlikelerden korunamaz. Zira kaçmak için bir aslandan hızlı koşamadığı gibi, yakalamaya çalıştığı bir ceylandan da hızlı koşamaz. Ceylanı yakalasa bile onu yemek için pişirmesi gerekir. Zira insanın avını parçalamak için pençeleri, ya da buna uygun ağız yapısı olmadığı gibi, sindirim sistemi de çiğ et için uygun değildir. Yalnızca bu durum bile insanın şahane olmadığının kanıtıdır.

İnsanın bugün bulunduğu noktanın müsebbibi yine insandır. İnsanlığın gelişimi aşamasında insana, yine insandan başkası yardımcı olmamıştır. Ne bir tanrı, ne de başka bir şey. İnsanoğlu bugüne deneme/yanılma yöntemiyle geldi. Hangi bitkiyi yemesi, hangisini yememesi gerektiğini öğrenene kadar kim bilir ne sıkıntılar çekti. Ya da hangi bitkiyi yetiştirmesi, hangisini yetiştirmemesi gerektiğini öğrenene kadar ne çabalar sarfetti. Her gün öğrendiklerinin üzerine yeni bir şeyler koyarak geldi bugünlere... İşte biz bu birikime bugün "bilim" diyoruz. İnsanın varolma savaşında yanında olan yalnızca bilimdi. Yoksa insanın işi tanrıya kalsaydı, biz bugün mağaralarda yaşamaya devam ediyor olacaktık. Bilimden başka yol gösterici aramak doğru olmadığı gibi, buna gerek de yoktur.

Ateizm ve Ahlak

Zannediyorlar ki, ahlak yalnızca dinlere, özellikle İslam'a özgüdür, tanrıya inanmayan herkes ahlaksızdır, onlardan her şey beklenir... Bahse girerim ki, cezaevlerinde yatan insanlar arasındaki ateistlerin sayısı, toplumdaki ateist oranına göre çok daha küçüktür. Ama bunu teistlere anlatmak zor. Zira onlarda, hemen her konuda olduğu gibi bu konuda da şartlanmışlık vardır. Ne olursa olsun ateistler tanrılarının söylediği gibi olmalıdırlar... Ahlaksızlar, zalimler.. Vay Allahsızlar..

Sonra da bunlardan birisi, "peki neden kanunlara uyuyorsunuz neden insanlara kötülük etmiyorsunuz?" gibi zeka düzeyi erişkinlik çağına gelmemiş bir çocuğun sorabileceği türden bir soruyla karşımıza çıkabiliyor. İşin kötüsü, ne dediğinin de farkında değil ve ciddiye alınamayacak bir soru olduğunun söylenmesine rağmen, dediklerini akıl süzgezinden geçiremiyor ve karşısındakini cevap verememekle suçlayabiliyor.

Şimdi gel de sen bu vatandaşa anlat bakalım, insanın sosyal bir varlık olduğunu, bir toplum içeresinde yaşamak zorunda olduğunu, her toplumun dirliği için belli kuralların olduğunu, bu kuralların zamana ve mekana göre değişiklik gösterebildiğini ve daha iyi bir yaşam sürebilmek için bu kurallara uyulması gerektiğini... Bre aymaz, ne diye durup dururken bir başkasına kötülük yapayım? İnsan temelli bir ahlak anlayışına ne zaman ulaşabilecekler bilemiyorum...

Trajikomik olan, aynı anda 4 kadın ve pek çok cariye ile birlikte olmayı normal karşılayan zat-ı muhteremlerin bizi ahlaksızlıkla suçluyor olabilmeleri. Demek ki ahlak, 1400 yıl önceki bedevilerin çöl zihniyetinden ibaretmiş.

İyi bir yemek tarifleri kitabı tadı tuzu yerinde bir yemek hazırlamak için gereken tüm durum ve koşulları belirt(e)mez. Yaşam da öyle... Sonlu sayıda bir takım kuralı bir araya getirip "işte ahlakın kesin temel taşları bunlar" demek bir yerde imkansız. Çünkü insan doğası sabit değil, toplumsal olarak koşullanıyor. Peki bu gerçeği ne zaman kavrayabilecekler? Ahlak denen kavramın ve kurallarının 1400 yıl önce yazılmış, konuları kopuk kopuk, bir yığın tekrarlarla dolu bir kitapta olduğunu ve bu kuralların değişmeyeceğini düşünmek en büyük gaflet değil midir? Buna inanmak insanlığın gelişimini inkar ve buna ayak direme değil midir?

Değildir kardeşim...1400 yıl önceki kurallarla yaşasınlar da, varsın çamur içinde yaşasınlar... Yoksa toplumsal gelişim, çağdaş yaşam, insan ve insanlık olgusu onların umurunda değil. Onların insana saygısı cennet rezervasyanu için... İnsana insan olduğu için değer vermek onların kitabında yok...

Vicdan

İnsan neden vicdan azabı duyar, neden merhamet eder.... Neden diğer canlılarda bu duygu yoktur da, insanda vardır. vs.vs

Bunun tek sebebi "bilinç"tir. Hayvanlar içgüdülerine göre hareket ederler. Bu içgüdüler doğuştan gelen, öğrenilmemiş, ne için yapıldığının farkında olunmayan davranışlardır. Dolayısıyla farkında olunmayan davranışlardan dolayı merhamet ya da vicdan azabı duyulamaz. Bir ceylanı avlayan aslan, ceylana merhamet etmez. Zira aslan için o fiil, beslenmek için avlanma içgüdüsüdür. Ceylanı yedikten sonra da bir pişmanlık duymayacaktır. Zira yaptığı şeyin farkında değildir. Yalnızca bir av bulmuştur ve yemiştir.

Fakat insan öyle değildir. Yaptığı her davranışın farkındadır . Ancak bazen insanlar da içgüdülerine göre hareket edebilirler. Örneğin hayati tehlikenizin bulunduğu ve o korku ile ne yaptığınızı bilmediğiniz bir anda çevrenizdekileri düşünmeyecek, belki onların ölümüne bile sebep olabileceksiniz. (Örneğin boğulmak üzereyken sizi kurtarmaya çalışan, ya da tesadüfen orada bulunan birini boğmanız muhtemeldir.) Bu hayatta kalmak için içgüdüsel bir davranışınızdır. Burada bizi diğer canlılardan ayıran nokta, fiilden sonra ne yaptığımızın farkına varabilmemizdir. Yani ne yapıldığının farkında olmak. Yani sizin hatanızdan dolayı bir başkasının zarar görmüş olduğunu bilmek sizi manevi olarak huzursuz eder. İşte bunu sağlayan da bilinçtir. Ancak bu bilincin tanrı ile bir alakası yoktur. Böylesi bir durumda hiç kimsenin aklına ilk olarak tanrı gelmez. Eğer merhamet ve vicdan denen duyguların rahatsız olmasını gerektirecek bir duruma sebep olur da, ilk aklınıza gelen şey tanrıya karşı olan yükümlülüğünüz olursa, siz o olay için merhamet ya da vicdan azabı çekmiyorsunuz demektir. Zira düşündüğünüz şey, zarar verdiğiniz kişi ya da nesne değil, direkt kendinizdir. Böylesi bir durumda da merhamet ya da vicdandan söz edilemez.

Üstelik merhamet ve vicdan da izafi kavramlardır. Örneğin şeri hükümlerle idare edilen ülkelerde uygulanan ve fiziksel şiddet ihtiva eden cezalar için, benim ceza uygulanana karşı merhamet duygularım kabarır. Ancak işlediği suça karşılık bu size doğal gelebilir, gördüğü cezayı hakettiğini düşünerek merhamet etmeyebilirsiniz. Demek ki, merhamet ve vicdan da kişiden kişiye değişebiliyormuş. Kırsal bir bölgede yetişmişsinizdir, ya da babanız kasaplık yapıyordur. Büyük bir ihtimalle bir süre sonra siz de hayvan kesmeye başlayacak, bunu yaparken de hayvana merhamet etmeyecek ve vicdan azabı da duymayacaksınız. Ancak tüm bunlara alışkın olmayan biri için aynı şeyi söylemek söz konusu değildir. Bu tamamen kişinin yetişme tarzı, karakter ve bilinç yapısıyla ilgilidir.

Şeytan

Şeytan konusunda yine kurgu hatası var. Neden mi?

"Hani biz meleklere, "Adem için saygı ile eğilin" demiştik de Iblis'ten başka hepsi saygi ile egilmişlerdi. "

diyerek şeytanı da melek kategorisine sokuyor, fakat hemen arkasından ;

"Iblis ise cinlerdendi de Rabbinin emri dişina çikti." diyerek şeytanın cin olduğunu söylüyor...

Soru 1 : Şeytan eğer bir cin ise meleklerin arasında ne işi var?

Soru 2 : Tanrı meleklere secde edin diyorsa, bir cin olan şeytan neden üzerine alınıyor?

Soru 3 : Tanrı secde etmesi için sadece meleklere emir verdiği halde, bir cin olan şeytanın secde etmemesine ne diye sinirleniyor?

Tanrının Yaşamımızdaki Yeri

Peki doğum yerinize kim karar veriyor? Ya da ölümünüze?

Bunlara bir tanrı karar veremez.. Zira o zaman özgür iradeye müdahale edilmiş olur ki, bu da imtihan olgusunu geçersiz kılar. Peki tanrı neden karar veremez?

Sizin nerede doğduğunuz, ebeveynlerinizin yapmış olduğu seçimin bir sonucudur. Bir hastaneye gitmek, ya da evde doğum yapmak... Ya da başka herhangi bir yerde...

Ölüm de öyle... Normal olarak düşünülürse, yaşam süresi insanın elindedir. Vücudunuza ne kadar iyi bakarsanız, o kadar çok yaşarsınız. Sigara, alkol ya da uyuşturucu kullanıyor iseniz, bu vücudunuzun zamanından önce yıpranmasına neden olacak ve doğal olarak da normal bir yaşam süresinden önce ölmenizi sağlayacaktır. Yediğinize, içtiğinize dikkat etmez, kolesterolunüzü göz önüne almazsanız, kalbiniz ile ilgili ciddi sıkıntılar oluşabilir ve sizi kalp krizine götürebilir. Yani yaşam süresi de çoğu zaman insanın seçimlerine bağlıdır. Bazen de psikolojiniz bozulur ve yaşam ile ölüm arasında bir seçim yaparsınız. Ölümü seçerseniz bu da sizin seçiminiz.

Anlatmak istediğim; evrende ve insan hayatında bir tanrıya ihtiyaç yok. Bizi bir tanrı koruyup kollamıyor... Seçimlerimizi bir tanrı belirlemiyor. Sonuçlarını da... Başımıza gelen her türlü (istisnalar kaideyi bozmaz) iyi ve kötü şey, yine biz insanların belirli seçimlerinin sonucunda oluşuyor. Yani bir diğerinin seçimi bizi etkileyebiliyor. Peki böylesi bir durumda tanrının yeri ya da etkisi nedir? Eğer tanrı, "hayır ve şerri size ben gönderiyorum" diyebiliyorsa, nasıl oluyorda sonuçlar hep bizim seçimlerimizden kaynaklanıyor. Eğer tanrı, hayır ve şerri oluşturabilmek için bizim seçimlerimizi etkiliyor ise, teistler nasıl oluyor da "irademizde özgürüz" diyebiliyor? Böyle bir ikilemin verilebilecek bir cevabı yoktur... O yüzden kader olgusunu her zaman "İslam'ın yumuşak karnı" olarak nitelendiriyorum...

Evrende ya da yaşamımızda tanrının bir yeri yok. Tanrıya gerek de yok. Başımıza ne gelirse, biz insanların seçiminden geliyor. Ama kendimizin, ama bir başkasının. Bizi bir tanrı koruyup kollamıyor... Her gün yaşanan binlerce olumsuz örnek var önümüzde. Yapılan duaların da bir anlamı yok. Zira sonuçları bir tanrı belirlemiyor. Anlayacağınız dua etmek ile umut etmek arasında da bir fark yok. Bir ihtimal var ise umut da vardır.İhtimal var ise, umut edilen şey, olası sonuçların seçeneklerinden biridir. Hiç bir zaman mucize olmaz. Ölen birisinin hayata geri dönmesi için yıllarca dua edebilirsiniz... Sonucun ne olacağını hepimiz biliyoruz...

Teokrasi & Demokrasi

İnsanları bu kadar farklı yapan etki sizce nedir ? Bakalım neler olabilir ...

1- Karakter ve düşünce yapısı
2- Kültür

Peki din, insanların karakterine direkt müdahalede bulunmaz mı? Mesela : Yalan söyleme, başkalarına karşı iyi davran, şükret, isyan etme, hep tanrıyı düşün vs.vs...

Peki din, kültüre direkt müdahale etmez mi? Zaten yapısı gereği kendi kalıpları olan ve bu kalıpların dışında gelişmelere açık olmayan din, kültüre de müdahale etmiyor mu? Mesela : Dini ritüeller, kılık kıyafet, kadın erkek ilişkileri, kendi belirlediği ve değişmeyecek olan suç ve ceza kavramları ve hayatı yönlendiren diğer hükümler...

Görüyorsunuz ya, karakter ve kültürü sabitlediğiniz ve herkesin bunlara kayıtsız şartsız uymasını sağladığınız zaman, ortaya tek tip insanlar çıkacaktır. Yani demokrasinin tam tersi... Zira demokrasi, özünde çoğulculuk olan ve toplum yaşamında değişik görüşlerin, farklı ideolojilerin bir arada bulunduğu, bu görüş ve ideolojilerin de sahipleri tarafından rahatlıkla ifade edilebilmesini sağlayan bir sistemdir. Demokrasi yeniliklere açıktır. Değişen, gelişen şartlara göre kendini yenileyebilir.

Elbette kurallar vardır. Ancak bu kurallar insanın daha özgür, daha iyi bir yaşamı olması için vardır. Demokrasi bir daire çizer ve bu dairenin içinde istenildiği gibi yaşanmasını ister. Ancak teizmin dairesi, bir bisiklet jantına benzer. Yani dairenin her bir yerinden kesilmiş doğrular vardır. İçi boş bir dairenin içinde "S" oluşturabilirsiniz, "T" oluşturabilirsiniz ya da "ST" oluşturabilirsiniz. Ancak teizm buna, dairenin içini kesen doğrularla müsade etmez. Hareket alanınız daraltılmıştır. Yalnızca sistemin izin verdiği şekilde hareket edebilirsiniz.

Rahatlatıcı (!) Diyaloglar

Peki oğlunun ateist olduğunu ve ateist olarak öldüğünü bilen bir anne ile din adamının olası diyaloğuna bir göz atalım... Ne dersiniz?

Anne : Hoca efendi; oğlum pırlanta gibi bir insandı. Kimseye kötülüğü dokunmazdı. Ancak bir ateist olarak yaşadı ve ateist olarak öldü. O'na ne olacak?
Hoca : Ooooo. Bu oğlunuz için pek hayırlı olmamış. Öncelikle kabir azabı var...
Anne : Nasıl yani?
Hoca : Yani diriltileceği güne kadar kabirde Allah-u Teala tarafından azab görecek..
Anne : Vah evladım vah... Peki sonra?
Hoca : Mahşer günü Sır'at köprüsünden Cehenneme düşecek.
Anne : Peki cehhennemde başına neler gelecek?
Hoca : Pek iyi şeyler değil... Alevli bir ateşe girecek...Kızgın yağlar içirilecek, kızgın kazanlara atılacak... Derisi değiştirilip değiştirilip tekrar yakılacak... Ateşten giysiler giydirilecek... Başının üstünden kaynar su dökülerek onunla derisi ve karnının içidekiler eritilecek... Demirden topuzlarla işkence görecek... Allah'a inanmadığı için maalesef cehennemden hiç çıkamayacak. Ve bu sonsuza kadar sürecek...

Bir anne için hangisi daha rahatlatıcıdır acaba? Oğlunun cehennemde sonsuza kadar azap çekecek olması mı, yoksa ölünce yok olup gitmesi mi?

Bir de, çok sevdiği eşini yeni kaybeden bir hanım ile bir din adamının olası diyaloğuna göz atalım...

Hanım : Hoca efendi; eşim pırlanta gibi bir insandı. Çevresinde iyiliğini görmeyen kimse kalmadı. Herkes onu hayır dua ile anıyor. Namazında, niyazında, Allah'tan korkan biriydi. O'na ne olacak?
Hoca : Allah rahmet eylesin. Nur içinde yatsın. Allah'ın sevgili bir kulu olacak. Cennet nimetleri onu bekliyor
Hanım : Peki cennette onu bekleyen nimetler nedir ?
Hoca : Ohoooo. Hangi birini sayalım... Cennetten saraylar, envai çeşit meyve, içtikçe içesi gelen, sarhoş etmeyen şaraplar... Sütten, baldan ırmaklar...
Hanım : Başka?
Hoca : Göğüsleri yeni tomurcuklanmış huriler...
Hanım : !!!
Hoca : Bir Hadis-i Şerife göre ona 2000 tane huri tahsis edilecek. Güzeller güzeli, iri gözlü huriler... Eşinden gözlerini ayıramayacaklar, başkasına bakmayacaklar. Üstelik eşinden önce onlara ne bir insan, ne de bir cin dokunmamış olacak.
Hanım : Ama ben eşimi çok seviyorum... Öteki dünyada da eşimle birlikte olmak istiyordum. Ben kıskanç biriyim.. Ne olacak?
Hoca : Allah'ın hükmünden sual olunmaz kızım...

Muhatabı için ne kadar da rahatlatıcı diyaloglar değil mi?

Örtünme

Örtünme, edep yerini örtme ihtiyacı ile doğmamıştır. İnsanın örtünmekteki ilk amacı, vücudunu dış etkenlere karşı korumaktır. İnsanlar "edep yeri" kavramıyla daha sonra tanışmışlardır. Bu tamamen kültür ile alakalıdır. Afrika'da pek çok kabilenin kadınları hala göğüsleri açık dolaşmaktadırlar. Ancak kimse onları ahlaksızlık ile suçlamıyor... Çünkü onlar için ahlak bir kadının göğüsleri değildir.

Ahlak çatışmalarına neden olan şey kültür farkıdır. Her toplumun farklı kültürleri, farklı yaşam şekilleri, farklı anlayışları vardır. İnsanın yetiştiği bölgede herkes çıplak dolaşıyor ise, kendisi de çıplak dolaşacaktır. Böyle bir durumda yadırganacak olan giyinikliktir. Kimse çıplaklığı yadırgamaz. Zira alışılagelen çıplaklıktır.

Herkesin kendi kültür değerlerini korumaya hakkı vardır. Kültür farklılığı dünya için ayrı bir güzelliktir. Kimse özel hayatında türban taktığı için eleştirilmiyor. Türbanı bir din dayatması sayarak yasal çerçevenin dışına çıkardığı ve ahlak çatışması haline getirdiği için eleştiriliyor. İnsanın "Ben çıplak dolaşmak istiyorum" demeye hakkı vardır. Ancak bunu yalnızca kendi özel mülkünde ve genel topluma açık olmayan yerlerde gerçekleştirebilir. Düşünsenize, birisi çıkacak ve "Benim dini inancım gereği örtünmem yasak. Ben umumda çıplak dolaşmak istiyorum. Bu benim din özgürlüğüm" diyecek... Ne yapacaksınız?

Çatışmanın anlamı yok. Belli kurallar koyacak, herkesin bu kurallara uymasını isteyecek ve sağlayacaksınız. Çıplak dolaşmak isteyeni kendi özel mülküne, türban takmak isteyeni kendi özel hayatına yönlendireceksiniz. Bunun başka çıkar yolu yok...

İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi & Kur'an

Madde 1 Tüm insanlar özgür; onur ve haklar bakımından eşit doğar. Akıl ve vicdanla donatılmış olup birbirlerine karşı bir kardeşlik anlayışıyla davranır.

Kur'an
5/51- Ey inananlar! Yahudi ve hıristiyanları dost edinmeyin. Onlar birbirlerinin dostlarıdırlar. Sizden kim onları dost edinirse kuşkusuz o da onlardandır. Şüphesiz Allah zalimler topluluğunu doğruya iletmez.

9/23 Ey iman edenler! Eğer küfrü imana tercih ederlerse, babalarınızı ve kardeşlerinizi bile dost edinmeyin. İçinizden kim onları dost edinirse, işte onlar, zalimlerin ta kendileridir. ********************************

Madde 4
Kimse, kölelik ya da kulluk altında tutulamaz; kölelik ve köle ticareti her türüyle yasaktır.

Kur'an
4/3 Eğer, (velisi olduğunuz) yetim kızlar (ile evlenip onlar) hakkında adaletsizlik etmekten korkarsanız, (onları değil), size helâl olan (başka) kadınlardan ikişer, üçer, dörder olmak üzere nikahlayın.2 Eğer (o kadınlar arasında da) adaletli davranmayacağınızdan korkarsanız o taktirde bir tane alın veya sahip olduğunuz (cariyeler) ile yetinin. Bu, adaletten ayrılmamanız için daha uygundur.

16/75 Allah, hiçbir şeye gücü yetmeyen ve başkasının malı olan bir köle ile, kendisine verdiğimiz güzel rızıktan gizli ve açık olarak Allah yolunda harcayan kimseyi misal verir. Bunlar hiç eşit olur mu? Hamd Allah’a mahsustur, fakat onların çoğu bilmezler.

********************************

Madde 5
Hiç kimseye işkence ya da zalimce, insanlık dışı ya da onur kırıcı davranış ve ceza uygulanamaz.

Kur'an
5/38- Yaptıklarına bir karşılık ve Allah'tan caydırıcı bir müeyyide olmak üzere hırsız erkek ile hırsız kadının ellerini kesin. Allah mutlak güç sahibidir, hüküm ve hikmet sahibidir.

24/2- Zina eden kadin ve zina eden erkekten her birine yüzer degnek vurun.

********************************

Madde 16
1. Evlenme çağındaki erkeklerle kadınların, ırk, uyrukluk ya da din bakımından sınırlamalar yapılmaksızın evlenmeye ve bir aile kurmaya hakkı vardır. Evlenirken, evlilik sırasında ve evliliğin bozulmasına ilişkin hakları eşittir.

Kur'an
2/221- İman etmedikleri sürece Allah'a ortak koşan kadinlarla evlenmeyin. Allah'a ortak koşan kadin hoşunuza gitse de, mü'min bir cariye Allah'a ortak koşan bir kadindan daha hayirlidir. Iman etmedikleri sürece Allah'a ortak koşan erkeklerle, kadinlarinizi evlendirmeyin.

********************************

Madde 18
Herkesin düşünce, vicdan ve din özgürlüğü vardır. Bu hak, din inancını değiştirme özgürlüğünü ve din ya da inancını, tek başına ya da topluca ve açık ya da özel olarak öğretme, uygulama, tören ve ibadet yoluyla açıklama özgürlüğünü içerir.

Kur'an
4/144Arzu ettiler ki kendilerinin küfre saptıkları gibi siz de sapasınız da beraber olasınız. Bu sebeple, onlar Allah yolunda hicret edinceye kadar içlerinden dost edinmeyin. Eğer bundan yüz çevirirlerse onları yakalayın ve bulduğunuz yerde öldürün. Onlardan ne bir dost edinin, ne de bir yardımcı.

********************************

Madde 12
Kimsenin özel yaşamı, ailesi, konutu ya da haberleşmesine keyfi olarak karışılamaz, şeref ve adına saldırılamaz.

Kur'an
4/16- Sizlerden fuhuş (zina) yapanların her ikisini de incitip kınayın. Eğer onlar tövbe edip ıslah olurlarsa onları incitip kınamaktan vazgeçin. Çünkü Allah tövbeleri çok kabul edendir, çok merhamet edendir

PARDON!!!! BİRİSİ İNSAN HAKLARINDAN MI BAHSETTİ?

İnanarak Bir Şey Kaybetmem (mi)

Bazı arkadaşların her defasında ateistlere karşı kullandığı argüman :

"Ben inanarak bir şey kaybetmem.. Ama ya varsa? "

Halbuki öyle değildir. Din bir yaşam biçimidir. İbadetiyle, düşünce sistemiyle, korkularıyla ve beklentileriyle... İnanan biri, dinin tüm emirlerini yerine getirmek zorundadır. Aksi takdirde günahkar olacaktır. Bu, inananın omzuna yüklenmiş bir ağırlıktır. İbadetini tam yerine getirememenin verdiği sıkıntılar yaşar..

İnanan birisi hurafelere açıktır. Büyüye inanır.. Cinlere ve meleklere de.. Pek çok teist absürd ötesi hurafeler içinde geçirir hayatını. (Gece tırnak kesmemek, gece sakız çiğnememek, yapılan bir fiil için meleklerin kaçacağını düşünmek, kadınların muayyen günleri için kendilerini pis görerek bebek ya da mezar ziyaretine gidememeleri, muska ve üfürkçülerden medet umma ve daha sayılamayacak binlerce hurafe)

İnanan birisi ümmetçidir...Hümanist olamaz. Kendi dininden olmayanı dost edinemez. Hele ateistlere karşı Kur'an'dan gelen önyargıları vardır. İnananın gözünde ateist, "helak edilesi canlılar" dır.

İnanan birisi, inancı gereği çağ dışı hükümleri, barbarlığı savunmak zorunda kalır.. Onlar için el-kol-ayak kesmek olağandır. Ayrıca nikahsız reşit 2 insanın isteyerek cinsel ilişkide bulunmaları da inançlıları alakadar eder. Böylelerinin dövülmeleri gerekir. Kimileri için ise taşlanmaları...

İnanan birisi dünya için egoisttir. Dünyadaki her canlı ve cansız maddenin kendisi için yaratıldığına inanır. Her yıl on binlerce hayvanın işkence edilerek "kurban" edilmelerinin müsebbibidirler.

Ve daha burada sayamadığım onlarca madde... Tüm bunlardan sonra acaba inananlar hiç bir şey kaybetmiyorlar mı?

Delil Konusu

Eskiden insanlar gökgürültüsünü tanrının kızmasına, yıldırımları da tanrının gazabına yorarlardı. Bknz:

13/13- Gök gürlemesi O'na hamd ederek tespih eder. Melekler de O'nun korkusundan tespih ederler. O yıldırımlar gönderir de onlarla dilediğini çarpar. Onlar ise Allah hakkında mücadele ediyorlar. Halbuki O, azabı çok şiddetli olandır.

2/55- Hani siz, "Ey Mûsâ! Biz Allah'ı açıktan açığa görmedikçe sana asla inanmayız" demiştiniz. Bunun üzerine siz bakip dururken sizi yildirim çarpmişti.

Ama artık yıldırımların neden ve nasıllarını biliyoruz.

Doğa olaylarından Mikail'in sorumlu olduğunu sanıyorlardı. Halbuki artık doğa olaylarının da neden ve nasıllarını biliyoruz. Yağmurun, dolunun, rüzgarın, depremin, volkanların oluşumunda Mikail'in bir payının olmadığını biliyoruz.

Duaların da bir faydası yok... Bu Levh-i Mahfuz inancına da terstir. Edilen duların hepsi kabul olmadığı gibi, dua edilmeden de istenenler elde edilebilir. (Misal : Ben )

Güneşin her gün doğup batışında da tanrının bir parmağı yok. Hepsinin fizik kuralları dahilinde hareket ettiklerini biliyoruz. Fizik kuralları varsa, zaten bir tanrıya ihtiyaç yoktur. Zira tanrı kendisini fizik kuralları ile sınırlandırmış olur ki, bu da tanrının tanımına terstir.

Rızkımı da bir tanrı vermiyor... (Eğer işverenim bir tanrı değilse ) Rızkım tamamen kendi elimde. Çalışırsam kazanırım, yatarsam batarım... Bunun için bir tanrıya ihtiyacım yok...

Kısacası arkadaşlar; "apaçık deliller" dediğiniz hiç bir şeyin tanrı ile bir bağlantısı yok. "Kim yaratmış, fizik kurallarını kim koymuş?" sorularının direkt cevabı da "Allah" değildir...

Kur'an bir delil değildir. Kur'an çelişkilerle, kendinden önceki boş inançların taklitleriyle, bir yığın tekrarlarla doludur.

İşte size (belki herhangi bir tanrının değil ama) Allah'ın olmadığına dair kanıt...

1- Gökler yeryüzünün üzerine düşemez..

Görmedin mi ki, Allah bütün yerdekileri ve emriyle denizlerde akıp giden gemileri hep sizin buyruğunuz altına verdi. Göğü de izni olmaksızın yere düşmekten o (koruyup havada) tutuyor. Şüphesiz Allah insanlara çok şefkatlidir, çok merhametlidir. (Hac/65)

2- Güneşin doğduğu/battığı yere ulaşamazsınız..

Nihayet güneşin battığı yere vardığı zaman, güneşi, (sanki) kara bir balçıkta batıyor buldu. Bir de bunun yanında bir kavim buldu. Biz ona dedik ki: "Ey Zülkarneyn! Onları ya cezalandırırsın veya onların hakkında iyi davranırsın." (Kehf/86)

Nihayet güneşin doğduğu yere vardığında, güneşin kendilerini ondan koruyacak bir siper yapmadığımız bir kavim üzerine doğmakta olduğunu gördü. (Kehf/90)

3- Yıldızlarla şeytan taşlayamazsınız...

Andolsun biz, en yakın göğü kandillerle donattık. Onları şeytanlara atılan taşlar yaptık ve (ahirette de) onlara alevli ateş azabını hazırladık. (Mülk/5)

4- Dünya evrenden önce yaratılmamıştır...

5- Gökyüzünde çatlak oluşturamazsınız...

Üstlerindeki göğe bakmazlar mı ki, onu nasıl bina etmiş ve nasıl donatmışız! Onda hiçbir çatlak da yok. (Kaf 6)

6- Fizik kurallarının dışına çıkamayan bir tanrı anlayışı olamaz...

7- Tüm canlıları bir gemiye doldurup tufandan kurtulamaz, canlılığın yeniden oluşmasını sağlayamazsınız..

8- Dağların depremleri önlemesi diye bir şey sözkonusu değildir...

Sizi sarsmaması için yeryüzünde sağlam dağları, yolunuzu bulmanız için de ırmakları ve yolları yarattı. (Nahl 15)

9- Dağlar yeryüzüne dama tahtasına konan bir piyon gibi konulmamıştır...

Yeri de yaydık, ona sabit dağlar yerleştirdik ve orada ölçülü (bir biçimde) her şeyi bitirdik. (Hicr/19)

10-Gökyüzünü direkli, ya da direksiz yaratamazsınız..

Görmekte olduğunuz gökleri direksiz olarak yükselten, sonra Arş'a istiva eden, güneşi ve ayı emrine boyun eğdiren Allah'tır...... (Ra'd/2)

Ve dahi çağdışı hükümler, sosyal hayatla ilgili düzenlenmesi gereken yığınla konu varken peygamberin cinsel hayatını düzenleyen hükümler, kendinden olmayanı aşağılayan, hakaretler yağdıran ifadeler, kölelik, cariyelik, kadına ikinci sınıf insan muameleleri.... Tamamen 1400 yıl öncesinin bedevilerine yönelik yaşam ve inanç tarzı... Bunlar tanrı kelamı olamaz.

Elinizdeki tek şey sorulardır arkadaşlar... Şu an yanıtını veremediğimiz sorular. O sorularda size ancak deizm, ya da agnostisizme yetecek kadardır. Daha fazlası değil...

Faiz Meselesi

Faizde iki bileşen vardır. Birincisi paranın değer kaybının telafisi, diğeri de paranın nedretine ödenen karşılıktır. Bunlardan ilkinden vazgeçmeniz mümkün değildir. Aksi takdirde zarar edersiniz . Bugün "Ben faize karşıyım" diyenlerden hiç kimse, 3 yıl sonra alacağı paranın miktarında değişme olmaksızın borç para vermez. İkinci bileşen işe kişinin kendisine kalmıştır. Bu sürede elindeki para ile kazanabileceği paradan feragat edip etmemek kendisini ilgilendirir. Ancak iktisadi tüzel kişilikler ikincisinden de vazgeçemezler. (Ortaklarına bile faizsiz borç veremeyeceklerini söylemiştim. Son hazırlanan T.T.K yasa tasrısına göre [eğer yasalaşırsa] artık faizle bile olsa ortaklarına borç para veremeyecekler )Bu kendi kuruluş amaçlarına aykırıdır.

Ekonominin olduğu yerde faiz kaçınılmazdır. Bugün bankaların işleyiş sistemlerine iyi bakınız... Hepsi (Faizsiz bankacılık yaptıklarını iddia edenler dahil) aldıkları faiz ile, verdikleri arasındaki farktan kazanırlar. Para da bir meta niteliğindedir. Onun da kullanımının bir bedeli olacaktır. Yüksek faizin oluşturduğu olumsuzlukların nedeni faizin kendisi değil, paranın süratle değer kaybettiği gerçeğidir.

Tefecilik faizin kötüye kullanılmasından kaynaklanır. Ancak tefeciliği örnek göstererek de, "faiz kaldırılmalı" diyemezsiniz. Bu, trafik kazalarını örnek göstererek, motorlu taşıtların yasaklanmasını istemeye benzer...

Diyanet

Türkiye Cumhuriyeti Laik bir devlettir. Laik bir devletin de maaşlı din adamı istihdam etmesi beklenemez. Eğer edecekse, ya tüm inançlar için din adamı istihdam edecek, ya da hiçbiri için etmeyecek. Zira tüm inançlara eşit mesafede olması gerekir. Ancak bizde "Diyanet" diye bir kurum var. Bütçesi de, bir kaç bakanlığın bütçesinden daha fazla. 2008 yılı bütçesi 1.998.412.595 YTL. (Bir katrilyon dokuzyüzdoksansekiz trilyon dörtyüz oniki milyar TL) Adalet Bakanlığı'na ayrılan paya yakın.. (Adalet Bakanlığı'na ayrılan bütçe 2.847.927.000 YTL)



Evet sünniler ibadet edecekler diye 2008 yılında devlet tarafından ayrılan bütçe bu. Ya diğerleri ne olacak? Alevisi,yezidisi, şiisi, hristiyanı, musevisi ? Bunlar üvey evlat mı? Ya onlara da pay vereceksin, ya da hiçbirine vermeyeceksin...



Ve İbret Tablosu :



01.01.2007 tarihi itibari ile cami sayısı : 79.632 (http://www.diyanet.gov.tr/turkish/tanitimistatistik.asp)


2002 yılı (daha yakın bir tarihe ulaşamadım) okul sayısı : 58.873 (Özel okullar dahil)http://www.meb.gov.tr/Stats/Apk2002/61.htm#x1

Maalesef ülkemizde cami sayısı okul sayısından daha fazla. Eğitime ayrılması gereken yaklaşık 2 trilyon ytl de, sünni vatandaşlarımız ibadetlerini yerine getirsinler diye (sanki bu bütçe ayrılmasa insanlar ibadet edemeyecekler) devlet tarafından veriliyor. Okul yetersiz, öğretmen yetersiz, bilgisayar yetersiz, labaratuvar yetersiz, okullara ayrılan bütçe yetersiz... Ama çok zenginiz ya, 2 trilyon YTL ibadete ayırabiliyoruz... Sonra da ülkemizde bilim adamı yetişmiyor, bilime yeteri kadar önem verilmiyor edebiyatı yapıyoruz.

Not: Bakanlıkların 2008 yılı bütçeleri için bknz: http://www.vergiportali.com/Content.aspx?Type=NewsD&Id=1588


Bir Değerlendirme

Arkadaşlar; düşünce yapımızdaki en büyük sorunumuz fikir üretememek. Hep kendi düşüncemize uygun hazır fikirleri kullanmaya alışmışız. Halbuki olması gereken, yeni fikirler üretmek ya da benimsenen fikri kendi fikirlerimizle birleştirip bir adım öteye götürmek olmalı. Ne zaman bunu anlayıp uygulayacağız, işte o zaman üretken olacak, kısır tartışmalar yerine kendimizi faydalı paylaşımların içinde bulacağız.

Aklımızı küçümsemeyin arkadaşlar... İnsanı diğer canlılardan ayıran en önemli özelliğimizdir çünkü. "İnsan" isek, aklımız olduğu için insanız. Kendimizi bizden çok güçlü bir varlık olduğuna inandırıp da, o varlığa ulaşılamamasının nedenini de ufacık beynimize yüklemek, ona yapılabilecek en büyük haksızlık olacaktır. Çevrenize bir bakın... Diğer canlı türleri ile kendinizi bir kıyaslayın. Atalarımızın mağaralarda yaşadığı, ucu sivriltilmiş taş mızraklarla avlanarak beslendiği dönemi düşünün. Avlanma tekniği dışında diğer hayvanlardan bir farkımız olmadığı dönemlerden, insanlığın geldiği noktayı görün. Neden kendimizi ulu bir varlığa inandırıp da, insanlığımızı aciz kılalım? Mağara dönemlerinden bu güne o varlığın insanlığa ne katkısı olmuş? İnsanlığı bu günlere getiren tanrı mı, yoksa küçümsediğiniz aklımız mı?

Ahlaksızlığı öne sürüp de, gelinen noktayı da küçümsemeyin. Ahlak dediğimiz olguyu da oluşturan toplum ve toplumsal şartlardır. Toplumsal şartlar sürekli değişim/gelişim gösteriyorsa, ahlak ve görgü kuralları yapısının da değişmesi kaçınılmazdır. Çatalın, kaşığın olmadığı bir ortamda elle yemek yemeyi yadırgayamazsınız. Kuralları oluşturan nesneler ve olgulardır. Nesnelerin/olguların varlığı ya da yokluğu kuralla doğrudan ilişkilidir çünkü. Kuralın değişebileceği en kolay şey nesne olduğu halde, en zoru da kafamızdaki olgulardır. Sokakta mayoyla dolaşan birini yadırgarsınız da, deniz kenarında mayo giyen birini yadırgayamazsınız. Yadırgayanlar da, kafalarındaki olgu yüzünden yadırgarlar. İşte burada değişmesi gereken mayo değil, düşünce yapımızdır. Gelişen toplumsal koşullar karşısında düşünce yapımızda değişiklik yapamadığımız için bocalıyoruz. Fikir üretmek yerine, binlerce yıl öncenin toplumsal koşulları için üretilmiş fikirleri bugüne uyarlamaya çalıştığımız için bocalıyoruz... İnsanlığın varoluşundan bu güne gösterdiği değişimin nasıl ve nedenlerini göz ardı ettiğimiz için bocalıyoruz...

Sonuç : Bu bocalama içerisinde de kanlar döküyoruz, göz yaşları döküyoruz, ölüyoruz/öldürüyoruz... İnsan olarak olmamız gereken noktanın çok uzağında kalıyoruz.

Türban İnanç Özgürlüğü mü?

Yani birilerinin istediği sırf inanç özgürlüğü... O zaman bakalım başka ne gibi tavizler istenebilir...

1- Dini inanç gereği sınıfların haremlik-selamlık şeklinde ayarlanması istenebilir...

2- Eğitimcilerin, sadece hemcinslerinin derslerine girmeleri istenebilir...

3- Evrim teorisi dini inancına uygun olmadığı için derslerden bu konuların çıkarılarak dini inanca uygun olan yaradılışçı konuların konması istenebilir, ya da bu derslerden muaf tutulmak istenebilir..

4- Ders saatlerinin namaz vakitlerine uyarlanması istenebilir...

5- "62/9- Ey iman edenler! Cuma günü namaz için çağrı yapıldığı zaman, hemen Allah'ın zikrine koşun ve alışverişi bırakın. Eğer bilirseniz bu, sizin için daha hayırlıdır" ayetine istinaden cuma vakitleri için muafiyet istenebilir...

6- "5/51- Ey inananlar! Yahudi ve hıristiyanları dost edinmeyin. Onlar birbirlerinin dostlarıdırlar. Sizden kim onları dost edinirse kuşkusuz o da onlardandır. Şüphesiz Allah zalimler topluluğunu doğruya iletmez. " ayetine istinaden bu inançta olanlarla aynı sınıfta bulunmak istenmeyebilir...

7- Anatomi derslerinde incelenecek kadavraların cinsiyetlerinin, bayanlar için bayan, erkekler için erkek olması istenebilir...

Elbetteki liste daha da uzatılabilir. Bunlar ilk aklıma gelenler oldu. İstenen inanç özgürlüğü ise, yukarıda sayılanlar da inanç özgürlüğü... Hangisine taviz verelim ? Birine mi, hepsine mi? Tavizin sonu yoktur... Bilim öğrenmek için, bilimsel olmayan inançların dayatmalarını bilim yuvasına sokmaya çalışmak... Ne büyük hata..

İsa Hakkında

Aslında Hristiyanlığın çıkışında Roma'nın büyük etkisi vardı. Bilindiği üzere İsrailoğulları tarihi boyunca komşu ulusların saldırılarından ve egemenliğinden kurtulamamıştır. Roma'dan önce Filistin bölgesi Büyük İskender'in egemenliği altında bulunuyordu. Çoktanrılı inanca sahip olan B.İskender, İsrailoğullarının tektanrılı ve bencil (Malumunuz, Yahudilik için önemli olan tüm insanlar değil, yalnızca İsrailoğullarından gelenler ve gelecek olanlardı) inancına karşı kayıtsız kalmıştı. Onun ölümünden sonra yerine geçen, ve imparatorluğu aralarında bölüşen generalleri de Yahudiliğe karşı Büyük İskender gibi kayıtsız kaldılar.

Filistin daha sonra yine çoktanrıcı olan Romalılar'ın eline geçti. Ancak Romalılar egemenlikleri altında bulunan ulusların inançlarına pek saygılı davranmıyorlardı. Bu yüzden de inanç çatışmaları kaçınılmaz olmuştu. Hem romalılardan baskı gören, hem de kendi ahlak anlayışlarında yozlaşan yahudiler kurtuluşu tanrı tarafından gönderilecek bir krala bağlamışlardı. Kendisini büsbütün eski inançlara kaptıran Filistin halkı göklerden gelecek bir "ulu" yu beklemeye başlamıştı. Sonunda Romalı yöneticiler bu aldatıcı söylentileri çıkaranları aratmaya ve cezalandırmaya başlamışlardı ama söylentilerin yayılmasını önleyemediler. Beklenen kurtarıcının yakında geleceği inancı gün geçtikçe güçlenmişti. Tevrat'a göre kurtarıcı, kutsal görev verilmiş bir kişi, bir kraldı. Oysa yahudilerin bir bölümü gelecek olan kurtarıcının bir peygamber olacağını düşünmeye başlamışlardı. Hatta bu konu anlaşmazlıklara sebep oluyordu.

Gelecek kurtarıcının peygamber olacağını ileri sürenlerden biri de, aşırı dinci Yahya (Vaftizci Yahya olarak bilinir) idi. Ve Yahya çevresine, beklenen peygamberin doğmuş olduğunu, yakında ortaya çıkarak insanları kurtaracağını ve doğra yola kavuşturacağını yaymaya başladı. Bu söylemler iyice yaygınlaştıktan sonra İsa ortaya çıktı ve peygamberliğini açıkladı. İsa'nın peygamberliğini daha önceden bildiren Yahya'da çalışmalarını hızlandırıp, kendini İsa'nın habercisi olarak tanıtmaya koyuldu. Baskıdan ve toplumsal sarsıntıdan bunalmış olan Yahudi halkı da İsa'nın ortaya çıkışını Tevrat'ın bildirdiği nitelikte bir kurtuluş olayı diye yorumladı ve yavaş yavaş yeni peygamberin çevresinde toplanmaya başladı. Bu dönemde İsa daha çok gençti ve kendisine Yahya yardımcı oluyor, İsa'nın peygamber olduğunu her yerde anlatıyordu. İsa 30 yaşına geldiğinde de kendisi için zaten önceden hazırlanmış zemine oturuyor, bu defa kendisi her yerde peygamber olduğunu ilan ediyordu...

İlk konuşmalarında yoksulluktan, eziklikten, baskıdan,ahlaksızlıktan söz etmekle birlikte görüşlerinin sınırının Yahudi halkını aştığını açıklamaktan sakınması da Romalılar tarafından gerekli önemin gösterilmemesini sağlamıştı. Halk arasında efsane bir kişiliğe bürünmüştü artık. Hakkında bir çok iddia, bir çok mucize söylemleri anlatılmaya başlandı. Ancak daha sonra işler değişti... Ayrıntılar...Ayrıntılar...Ayrıntılar... İsa, Tevrat'ın özüyle çelişen aykırı söylemlerde bulunmaya başlayınca (Tanrının oğlu olduğu, "Tanrı ile ben biriz" demesi vs) yahudi din adamları tarafından dinsizlikle suçlanarak tutuklanmış ve Roma valisine teslim edilmiştir. Efsaneye göre de çarmıha gerilmiştir. Neden efsane diyoruz ? Zira tarih kaynakları İsa'nın kimliği, kişiliği konusunda kesin bilgi vermemektedir. Bu konudaki bütün bilgiler İsa'nın en yakın oniki arkadaşının (havariler) topladıkları anılardan ve anlattıklarından öğrenilmektedir.

İsa'nın çıkması için gerekli zemini hazırlayan, birazda baskı ve zulümleri ile Romalılar olmuştur. Romalılar da, B.İskender ve generalleri gibi Yahudiler'e kayıtsız kalsalardı Yahudiler içinden bir peygamber çıkması da oldukça gecikecekti. Dinler Tarihi de bugün İsa yerine büyük ihtimalle başka bir isim kullanacaklardı...

Roma'nın islamiyetin doğuşu ile bir ilişkisi ise olmamıştır. Zira Roma İmparatorluğu 395 yılında Batı ve Doğu Roma İmparatorluğu diye ikiye ayrılmış, Batı Roma da 476 yılında yıkılmıştır. Zaten yanlış hatırlamıyorsam Romalılar Arabistan'a hiç girmemişlerdi.